Sanırım çağımızın genel sorunu yüzeysel yaşamak. Yıllardır tanıdığım arkadaşlarımla bile o noktaya geldiğimizi hissediyorum ve bu gerçekten üzücü. Duygularını dile getiremeyen belkide getirmeyi önemli bulmayan bir insan güruhu haline geldik. Bugün üç arkadaş sohbet ederken fark ettim. Ne kadar anlamaya çalışmak için soru sorsanda karşındaki duvarlarının arkasından konuştuğu zaman bir türlü derine inemiyorsun. Biz büyüdük ve dünya daha boktan bir hal aldı. Yapay zekayı kendine duygusal mentör edinenlere şaşırmamak lazım. Oysa yaşanmışlıklar ve hisler insanı insan yapan değil mi. Zeka beni ne kadar hissedebilir. Duyuların yerini ne tutabilir. İthal hislerle kendin olabilmeyi nasıl becerebilirsin ki?
Tüm bunlara direnenlere selam olsun!
25.4.26
Kırgınlıklarımı burada bıraktım sanıyordum şimdi dönüp geçmişe baktığımda geçen 16 yılın ardından değişen pek bir şey yok gibi…
Ben hala sesimdeki yalanlarla devam ediyorum. Hani olur ya herkesin hayatında en az bir kez yaşadığı durum; dışından duyulan cümlelerle içindeki hissiyatın tezatlığı soğuk bir su gibi çarpar. Öyle zamanlardayız be azizim.
Sonra kendi kendime dedim ki; ben bu amaçla bu blogu açmıştım
*öyleyse tekrar yazma vakti.
Biraz hayattan biraz benden…
Tekrar hoş buldum blog. Seni çok boşladıysam kusura bakma, kendimle konuşmayalı küseli uzun zaman oldu.
“Neticede yine kapıyı göstermişlerdi bu kapıları tanıyordum kapanırken
enteresan sesler çıkarıyorlardı.” diyen kahramanımız, bazılarımızın içerisinde
var olan o aylak adamın Müzeyyene duyduğu aşkı yazmaya çalıştığı hikayenin
aslında hayat denen kurmaca olduğunu da çok güzel fark ettiriyor.
Mesela hepimiz görmüşüzdür “Sadri Alışık denilen hergelenin her filimde
ağladığını” belki biz de gıcığızdır ona hep gidenleri sevmesine ve onların
gitmesini mecburiyet gibi kabullenip özgürlüğüne bırakıp kendine ihanet
edişine... ama her seferinde yinede izlemiyor muyuz filmlerini!? Belki de bize
bizi anlattığındandır. Sizde benim gibi gidene aşkınızdan ölseniz de dur
demeyenlerdenseniz yolunuz illaki düşüyordur eski Türk filmlerine.
Bütün tekil şahısların mazisinde vardır; seninle her yere gelirim diyen
Müzeyyenler ve durduğu yerden çekip gitmelere başlayıp her döndüğünde
yabancılaşan... sahiden de öyleydi ve sonrasında gönül defterinin kapağında
kendi küllerinden yeniden doğan “aldırma gönül kuşunun resmi” oluşacaktı. Bir
daha yanılana yanana kadar bize usulca şarkılar söyleyecekti. Kırılıp dökülüp
sonra da avutulacaktık biraz ama yılmayacaktık gidenleri sevmekten.
Gerçekten de “Alnımızda her nevi yanık tedavi edilir mi yazıyordu? Nöbetçi
eczane mi açmıştık? Kaporta mı tamir ediyorduk? Niye?”... İste kahramanın
düşündüklerine benzer sorularla her seferinde sorguluyorduk yaraları...
Bunca çok yara varken merhemi niye bizdik!
Peki bizim yaralarımız?
Onları kim saracaktı?
Oysa o hikayesi bir "çıt" hissiyatıyla bitsin istiyordu.
Müzeyyen'in dediği gibi "his, hikayenin akışından mı besleniyordu, yoksa
ithal mi?" nerden geldiği ne olduğu bilinmez hiç işte. Ama öyle olmuyordu
kitaptaki hikaye Müzeyyenin gidişiyle öksüz bir yanı eksik yarım kalan
hikayelere dönüyor. Çıt sesi çok net duyuluyordu ama kabul
etmiyordu kimse.
Adam "her tam bir yarımın üst basamağıdır yani yarımda bir
bütündür" der.
"Evde kal" günlerinde çekmecelerle birlikte aklımın/ kalbimin odalarını da boşaltmak istedim.
Yeşil gözlü dev senle karşılaşmasaydım iyiydi. Göğsüme bir fil oturdu gitmiyor. Kaç yıl geçti bazı şeyler değişmiyor demek... Umarım iyisindir ve umarım..
BIKTIĞIM ŞEYLER VE YEŞİL FANİLA
Gözlerin bir yeşil fanilaydı balkonda uçuşan
Sicim yağmur taklidi
Bıkmıştım zor geçen kışlarımı anlatmaktan
Bardağa birkaç çiçek ıslamaktan.
Parmağımın ucunda kırmızı kenarlı bir bulut
Onu uzatırdım sana, yalnızlık gibi iri bir damla
Parmağıma düşen bir damla kandı aşk.
Seni sevince pazara çıktım sevinçten
Enginar aldım “süper enginarlar” diye bağıran adamdan
Oturup ağladım sonra, şaşırdın.
Bu “süper” oluşta canımı acıtan bir şeyler vardı.
Canımın acısıydın.
Ben bir tek o canı unutmamak için her şeyi hatırlamıştım.
Sevişmiştik.
Evde binlerce tespih böceğinin ayak izleri
Sevişmiştik.
Biri başımdan aşağı pırıltılarla dolu bir sözlüğü
boşaltmış gibi
Seni sevince kıpırdayan her şiiri
Kahverengi bir çaydanlıkta saklıyorum.
Sonra gittin.
Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini
Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
Sonra gittin.
Çocuk oldum bir daha, ağladım.
Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
Kitaplar, aşk, her şey.
Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.
Keşke nane şeker gibi mentollü bir buluttan doğaydım
Sonra gittin.
Beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi.
Keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı.
Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı.
Sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna Ayna pusluydu bunca yıl nice sır taşımaktan Kırılmanın sesini duydum ve onu getirdim sana Unutulmaya geldim işte onarılmaya değil
insanları geride bırakmayı bilmek lazım...
mucizeleri unut sana dair aşk kalıntıları yok içimde. benim için değerlisin ama o kadar...
ve söz bitti!
yarınları olmayan şeyler için çabalamamam gerektiğini sen öğretmiştin. tıpkı özledim dedikçe özlemek dostuktandır dostluğundan öte bulmalıyım dediğin gibi. yüreğimin özlemi kalmadı aşka. senden sonrada fazlaca pişti bu kalp. aşık oldum dediğim adamın düğün davetiyesinide gördü bu gözler, sonra çivi çiviyi söker diyip yanlış sevdalara tutunup düştüğünde de kanadı dizler.
işin özü izi kalıyor aşkların ama düzeltemediği gibi tekrar kanatmıyor. eski defterler gibi biri hatırlatana dek ya rafta yada çekmecede tozlanıyorlar. bitmiş bir kitaba kapağı tekrar açınca yeniden başlayamazsın. bitmiş hikayelere yeni sonlar yazamam. Çocuk ruhumun bitmeyen masallara ihtiyacı var. kalbimin ise gerçek hikayelere!
"Oysa sen ucu kırık bir kalem gibisin. Seninle yazamam."
"bu aralar elimizde güzel olan ne varsa tutunalım" ruhuna büründüm belkide o yüzden yeniden yazma isteği belirdi içimde. Bir yerlerde izi kalsın istiyorum, düşüncelerimin hissettiklerimin yaşamımın bir yansıması olsun. nehre yazar gbi su nereye götürüyorsa artık onları...
üniversitede başladığım kopuk bloger maceramın devam etmeli dürtüsüyle yazıyorum belki biraz günümüz şartları gündem beni buna itti bilemiyorum ama sözün özü burdayım..
not: bu bir geri döndüm yeni yeni yazılarla görüşmek üzere mahiyetinde göz kırpan bir adet Meriç kişisi selamı oldu. bebek adımlarına geri döndük yanımda olursanız sevinirim ;)
Aşkın emek harcanarak zamanla oluşacağına inanmaya başladım. Çünkü öncesinde ne vakit yekte aşık olsam yaşayamadım onu. Acının tiradı da burada başladı bende. Benim için önemliydi sebepsizdi başkaydı âniydi ama acı veriyodu.
İlk görüşte olduğu gbi yada hayalle gerçek arasında sıkışır hissiyatında.... artık aşkın taş gbi bir köşede öylece durup ağırlığıyla bana eziyet etmesine gücüm yok zamanla yoğrularak oluşacağına inanıyorum. Her gün biraz daha sevmek gibi.İçine işleyen kötü urdan kurtulmaya çalışmaktansa. Benle büyüyen bir duyguya raziyim.
Aşkın darası nedir bilmiyorum, dönüşürmü sevgi yoğrula yoğrula aşka ondan da emin diilim. Ama herşeyi ilk onla yaşamak guzel...
Daha önce yazılmış ama bir türlü taslak halinden çıkarılamamış bir yazı daha.. nihayetinde hayat buldu;
Aralık ayının güzel günlerinden biri cevahir'in oyun salonlarından bilmem kaçıncısındayız. Sahnedeki oyun "üç kız kardeş" ben ve o sıralar o etkinlik benim bu etkinlik senin diye dolaştığım ekürim teyzem ile izlemeye gitmişiz. Oyun üzerine eve geldiğimde yazdığım bir yazı. Aslında pekte tiyatro uzmanı olmayan birinden naçizane oyun izlenimleri. Yeniden sahnelenirse gitmeniz şiddetle tavsiye edilir.
* * *
Sahne dekoru müthiş. En çokta tavandan sarkıtılan martılara hayran kaldım. Çehov ve moskova tiyatrosu esintileri oyunda da hissettirdi kendini. İstanbul'daki diğer sahnelerle karşılaştırılınca biraz küçük kalan bu mekanda bile iyi iş çıkarmışlar insanı boğmayan bir sahne dekoru ortaya koydukları için ekibi ayrıca tebrik etmek gerek.
Müziğin güzelliği ve etkileyiciliği arada durağan giden olay örgüsünü çekilebilir kılmış. Çehov'un yer yer insana kendini sorgulatan nüktelerini hissettikçe insan arada bir kendini sorgulamıyor değil. Ve her zaman ki gibi bu oyununda da toplumun her kesiminden bir karaktere rastlamak mümkün.
Ablalar Olga ve Maşa'nın oyunculuğuna hayran kaldım. Olga'nın idealist öğretmen imajı Maşa'nın git gelleri oynayan evli ama oyunun güçlü karakterlerinden Verşinin'e aşık kadın rolü yakışmış. Küçük kız kardeş İrina'nın performansını oyuncunun bana göre yapmacık mimiklerinden mi bilmem yada rolün gerekliliği şımarık kız çocuğu havasından mıdır bilemem pek içim ısınamadı. Ama onunda tabi ki olay örgüsünde çok kilit noktalarda katkısı büyük. Güzel alımlı İrina'nın eve gelip giden Vasili'nin ki kendisi günün ona dayattığı zorunluluklardan çok felsefeyle ilgi alakasıyla repliklerinde Çehov'un yansımalarıyla izleyicileri etkilediği yakışıklı subaya olan ilgisi "aşk mı mantık mı" arasında gidip gelmesi ve nihayetinde oyun boyunca her dialogta kendini hissettiren moskova özlemleri neticesinde yıllar sonra zengin bir eş ile Moskova trenine doğru yolculukta kendini buluyor. Ama ne var ki eşi trene binemeden eski aşkı vasili ile girdiği düelloda öldürülür. Ve yine tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi İrina'nın hayalleri, umutları aşkının eliyle hayal kırıklıklarına bağlanıyor. Ağabeyleri Andrey'in bu olaylar silsilesi boyunca evde terör estiren aynı zamanda kız kardeşlerinin nefes alanını da daraltan yırtık eşi Natalya yanında silik ama bir o kadarda donanımlı çok okuyan yazan sanatla ilgili keman çalan karakteri kız kardeşlerinin profesör yakıştırmasına zıt belediye yazmanı olarak çalışıp tıpkı günümüzde ki gibi güne yenilen istediği işte çalışamayan mutsuzlara yerinde gönderme olmuş.
Tabi birde Subay Verşinin karakteri vardır ki oda ayrı mutsuzluk tabloları çizmekte. Bir yandan eleştirdiği dünyaya tahammül edemezken bunu değiştirmede adım atmakta tereddüttedir. Gelişen dünyadan yeni umutlardan bahsederken kendi umutları için hiç bir şey yapmamaktadır. Ve bunlarda onun pişmanlıklarına yenilerini ekler. Mutsuzdur mutluluğu yakalayacağına inanmaz ve ona göre mutluluk gelecek kuşakların hakkıdır.
Verşinin
"Sık sık düşünürüm: Yaşama yeniden, ama bu kez
bilinçli olarak başlanabilseydi? Yaşamış olduklarımız, hani derler ya, taslak, öteki de
onun temize çekilmişi olsaydı, ne olurdu acaba? Sanırım her birimiz, her şeyden önce,
yaşamış olduklarımızı bir daha yaşamamaya, ya da hiç değilse, kendimize bambaşka bir
yaşam ortamı, ne bileyim, söz gelimi, böyle çiçeklerle dolu, ışık içinde bir ev yaratmaya
çalışırdık… Bir karım, iki de küçük kızım var. Ayrıca, karımın sağlığı pek iyi değil,
falan filan. Eh işte, yaşama yeniden başlanabilseydi, evlenmezdim… Hayır, kesinlikle
evlenmezdim"
*** (bak tam burası en yararlı yerim benim.insanın uyku dediği.) Tamam. Çık. Şekerler al dışardan yeşil ve jöle Bu evde uykudan söz etmeyelim, Getir hatıranı, ko gelsin o da, ben senin hatıranı öpüp başıma Ama döndüğünde Mihrimah. N'olur uyuma! N'olur uyuma. Yağmur. Sakin sakin. Ara ara. Yağıyor Uyuma! Her şey artık her şey tüccarların elinde. Biz seninle kışa girmiş iki sardunya gibi Oturacağız, bekleyeceğiz. N'olur uyuma! Uyuma! Ateşim vardı. Sıçradım mı? Sıçradım mı? Bilmiyorum ki! Hep altta kalmıyordur belki hatira Birhan Keskin "insanın en yaralı yeri kalbiymiş meğer ben bilmiyormuşum. Altta kalmıyormuş hatira uykusuzluğum bundanmış öyle öğrendim."